normal kosullar altinda insanlar ilk once filme gider, gittikleri filmin muzigini begenirler, ararlar bulup muzik arsivlerine katarlar ve dinlemeye baslarlar. ama bende bu surec genellikle ters isliyor: ben ilk once sarkilari dinleyip filmleri cok sonra izliyorum. cunku yonetmenin yaraticiligi benim muzik dinlerkenki gorsel yarataciligima baskin geliyor diger turlu. ornegin hope overture’u dinlerken ellen burstyn’in sapsari saclari ve kirmizi elbisesiyle hastane koridorunda sedye uzerindeki halinden baska goruntu gelmiyor gozumun onune artik, ya da where is my mind dinlerken surekli kan revan icinde camdan yanan sehre bakan bir edward norton-helena bonham carter cifti var gozumun onunde surekli. iste bu yuzden artik once soundtrack dinliyorum sonra filmi izliyorum.
en son ornegimiz? good bye lenin! film guzel, izlenebilir hatta izlenmelidir. ikinci dunya savasi’nin bitisinden 1990’a kadar sovyetler birligi’nin uydusu olarak yasamis dogu almanya’da duvarin yikilisi, insanlarin bir anda kapitalizm bombardimanina tutulmalari ve bu sosyal gelisimleri bir ailenin etrafinda izlemememiz. ozeti bu konunun ama derdim film degil benim bu yazida. derdim muzikler, tabii ki yann tiersen…
son zamanlarda toplam olarak en cok dinledigim sey tiersen kulliyati oldu zaten. cok seviyorum. sozlerin yoklugu ozellikle guzel. karsinizdakinin ne anlatmak istedigini sizden baskasinin bilmiyor olusu muthis huzur verici. sadece kankanizla anlasmak icin kullandiginiz ozel diliniz gibi. bir tek sizin yorumunuza acik bir tek sizin icin bestelenmis gibi. bu genel sevgimin disinda bu albumde daha farkli bir sey var tam tarif edemiyorum ama… sanki daha bizden, daha burali gibi. belki de genelde fransizca olan sarki isimlerinin bu sefer ingilizce olmasindan oturu sozluksuz anlayabilmemdendir ne demek istedigini, ya da daha dogulu bir film icin daha dogulu tinilar kullanilmis olabilir o kadar uzman degilim. ama bu album bana bir fahir atakoglu tadi verdi. cok yerli geldi. ozellikle letters, tam bir sari zeybek gibi. ayni derecede yakiyor dinleyenin canini.
tiersen’in muzigini her zaman huzunlu bulurum ben; en neseli notalarda bile piyanonun tuslarina basan ellerin sahibinde bir mutsuzluk, kemanin tellerine surtulen yaylarin titresiminde bir uzuntu vardir. ama bu filmin muziklerinde tavana vurmus bu huzun ki zaten filmin havasindaki o genel agirligi da dusunursek cok yerinde bir tavir. zira film sonlarin filmi; sosyalizmin sonu, annenin olumu. ikisi parallel ilerlerken muziklerin ondan geri kalmasi dusunulebilir mi? bir helikopterle kuvvetle muhtemel bir hurdaliga tasinan belden yukarisi olmayan bir lenin heykelinin ardindan bakan sosyalizm asigi, hatta esinin onlari terk etmesinden sonra adeta sosyalizmle evlenmis olan annenin bu sahneyi gordugu anda yasadiklarinin neseyle uzaktan ya da yakindan bir ilgisi olabilir mi? ana karakterimizin annesinin omrunu bir hafta da olsa uzatmak icin harcadigi cabalarini izlerken ara sira gulumsesek de o anlarin komediyle bir bagi olabilir mi? peki bu durumda yann tiersen neselendirebilir mi bizi?
gozdecimle albumu tartisirken “yann’in geleneksel orkestrasyonundan farkli daha huzunlu olmus bence” dedi. evet gelenekselden daha huzunlu, ama bu demek degil ki digerlerinde ayni huznu bulamayiz. en neseli parcalarinin toplandigi le fabuleux destin d’amelie poulain’i dinlerken bile canim yaniyor benim. o kizin insanlari mutlu etme cabasi geliyor aklima dinledikce, baskalarini mutlu etmek icin neden bu kadar ugrasir insan diye dusunmeden edemiyorum, sonra aklima onun da mutsuz oldugu gercegi geliyor, uzuluyorum, kurgusal bir karakter icin fena halde uzuluyorum. yann tiersen’in muzigi bana iyi gelmiyor.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder