dunyanin cok buyuk yazarlarindan bir yazara oykunuyorum su an. tabii ki o adam koskocaman kitap yazmis bu sartlarla, zavalli sahsim ufacik bir blog yazisiyla tatmin olmaya calisacak ama olsun. bizim dilimiz gibi o harfin siklikla kullanildigi bir dilin, daha yaslanmamis bir kullanicisi icin bu caba dahi zorlayici olabiliyor.
anton voyl, anton wowl ya da anton ssliharf (turk dili hali biraz manasiz olmus ama olsun) tam bir polis romani tadinda kayboluyor ortadan. kayboldugu sirada da butun adi anilmayanlari yaninda goturuyor. yorumlari okuyunca anliyoruz ki kaybolan aslinda anton gibi olsa da ilk bakista; yazarin nazi camiasinin kiyimina kurban olan, toplama kampinda hayati son bulan ana-babasini, bilhassa da anasini, anlatiyor roman okuyucusuna. yillardir dusunurum nasil olur da hala bir film-noir'a konu olmaz bu kitap? nasil olur da hala korkakliktan nasibini almamis bir film yapimcisi faydalanmaz bu kaynaktan?
insanin sahsini da sorgulamasina yol aciyor aslinda bu kitap. ya anton kaybolursa? ya kayboldugu sirada cok luzumlu bir kac parcayi (misal yasama dair coskumuz, mutlulugumuz) da yanina alirsa. o zaman nasil bir cozum buluruz azalanlara dayanma gucunu bulmak ugruna? kalanlarla yasamayi surdurur muyuz, yoksa kaybolanin ardinda biz dahi kaybolana kadar onu bulmaya calisir miyiz? yarim yamalak yasanan bir hayat mi daha iyidir, yoksa tamamlanmak ugruna yasanmamamis, bosa harcanmis bir hayat mi daha iyidir?
alcak gonullu olmayacagim bu yazida. cunku zor olani, daracik capimda da olsa basardim. kaybolanlari, azalanlari, ulasma sinirimin disinda olanlari kullanmadan tasami anlatmayi basardim. bravo o zaman bana, gonul rahatligiyla...
BITTI
anton voyl, anton wowl ya da anton ssliharf (turk dili hali biraz manasiz olmus ama olsun) tam bir polis romani tadinda kayboluyor ortadan. kayboldugu sirada da butun adi anilmayanlari yaninda goturuyor. yorumlari okuyunca anliyoruz ki kaybolan aslinda anton gibi olsa da ilk bakista; yazarin nazi camiasinin kiyimina kurban olan, toplama kampinda hayati son bulan ana-babasini, bilhassa da anasini, anlatiyor roman okuyucusuna. yillardir dusunurum nasil olur da hala bir film-noir'a konu olmaz bu kitap? nasil olur da hala korkakliktan nasibini almamis bir film yapimcisi faydalanmaz bu kaynaktan?
insanin sahsini da sorgulamasina yol aciyor aslinda bu kitap. ya anton kaybolursa? ya kayboldugu sirada cok luzumlu bir kac parcayi (misal yasama dair coskumuz, mutlulugumuz) da yanina alirsa. o zaman nasil bir cozum buluruz azalanlara dayanma gucunu bulmak ugruna? kalanlarla yasamayi surdurur muyuz, yoksa kaybolanin ardinda biz dahi kaybolana kadar onu bulmaya calisir miyiz? yarim yamalak yasanan bir hayat mi daha iyidir, yoksa tamamlanmak ugruna yasanmamamis, bosa harcanmis bir hayat mi daha iyidir?
alcak gonullu olmayacagim bu yazida. cunku zor olani, daracik capimda da olsa basardim. kaybolanlari, azalanlari, ulasma sinirimin disinda olanlari kullanmadan tasami anlatmayi basardim. bravo o zaman bana, gonul rahatligiyla...
BITTI



4 yorum:
Tasanizi ozgurce ifade edebileceginiz bi yasam surebilmeniz temennisiyle...
degerli temennileriniz icin coook tesekkur ederim efendim =)
yazı bana bir travma halini hatırlattı kitaptan haberim yok, okulda sürekli akademik abukluklar okuduğumuz için normal yaşamımda kafamı daha az meşgul eden ne bileyim agatha cristieler stephen kingler okuyorum malesef, kötü bir huy farkındayım. pes etmek yok, artık insanlar nasılsın diye sorduğunda kötüyüm demiyorum, çünkü insan psikolojisinin aslında hep varolan "tastamamlığı" eksiltmeye ayarlı olduğunu biliyorum. hep takacak kafayı bozacak bir şeyler var. konuyla ne alaka... ya bu beyin acaip bir organ, üzümü görüyorsun aklına saniyenin bilmem kaçta kaçı bir zincirlemeyle otomatik portakal geliyor. bu da öyle oldu galiba. ama bir şey başa geldiyse, onu beynin derinliklerine gömmeden, yarısı toprak üstünde kalacak şekilde saplamak en akıllıcası, hem varlığını unutmuyorsun, hislerin taze kalıyor, hem de "kaybolmuyorsun" gerçek anlamda. 2. dünya savaşı, vietnam savaşı, pear harbor,ırak savaşı, hiroşima... bu olayları üstüste ve doğrudan yaşamadığın sürece umudu ya da aklı kaybetmek için bir neden yok bence. bence kendi yaşadığın hayat en iyi hayattır, çünkü sen zaten kendin için en iyi olanı bilir ve yaparsın her zaman. (biri beni durdursun)
aslinda evet travmatik bir durum soz konusu burada ama tam olarak freudcu bir trama degil daha ziyade lacan'ci bir travma var. "the absence of a sign is always the sign of an absence" diye bir kritik okudum hatta bu kitapla ilgili olarak ben.
petit object a'sini arayan zavalli bizler onu bulamadigimiz icin yerine surekli baska bir seyler koymaya cabaliyoruz. zaten umudu ve akli kaybetmemizi onlemenin tek yolu da bu gibi. bir nevi fill in the blanks yani...
Yorum Gönder